Bir Şeftali Bin Şeftali (1)

 Samed Behrengi 

Fakir ve susuz köyün yanında çok büyük bir meyve bahçesi vardı, güzel mi güzel, içinden suyu akan, meyve ağaçlarıyla dolu bir bahçe. Bu bahçe o kadar büyüktü ki bir ucundan dürbünle baksan, öbür ucunu göremezdin.

Her neyse, bu bahçede iki şeftali ağacı vardı. Biri daha küçük ve gençti. Bu iki ağacın yaprağı, çiçeği tıpatıp birbirine benzerdi. Birbirinin aynısıydı. Büyük her yıl iri iri, pembe pembe, güzel şeftaliler verirdi. Avuca zor sığan bu şeftalileri insan ısırıp yemeye kıyamazdı. Bu ağacın şeftalileri çok kıymetliydi.

Küçük şeftali ağacı her yıl bin çiçek açar ama bir şeftali bile vermezdi. Ya çiçeklerini döker, ya da şeftaliler olgunlaşmadan sararıp dökülürdü. Bahçıvan elinden geleni yapıyordu ama küçük şeftali ağacında hiç değişiklik olmuyordu. Hiç şeftali vermiyordu.

Bahçıvan küçük ağacı aşıladı; ama ağaç yine değişmedi. İnat ediyordu sanki. İyice bunalan bahçıvan ağacı korkutmak istedi. Gidip bir testere getirdi. Küçük şeftali ağacının önüne geldi ve “Şimdi gelip seni kökünden keseceğim. Şeftalilerini yine dök de göreyim!” der gibi ağacın üzerine yürüdü. Daha bahçıvan ağaca yaklaşmadan karısı elinden tuttu: -Lütfen hakim ol kendine. Sana söz veriyorum, önümüzdeki yıldan itibaren şeftalilerini dökmeyip büyütecek. Yine tembellik ederse o zaman ikimiz birden keser, odununu da yakarız. 

Bu da ağaçta bir değişiklik yapmadı. Şimdi bilmek istiyorsunuz küçük şeftali ağacının neden meyve vermediğini, değil mi? Pekala. Dinleyin öyleyse. *** Kulaklarınızı iyi açın. Küçük şeftali ağacı konuşmak istiyor. Çıt çıkarmayın; bakalım küçük şeftali ağacı ne diyor. Serüvenini anlatacak galiba:

 Biz yüz, yüzelli şeftali bir sepette duruyorduk. Daha güneş doğmadan koparmıştı bahçıvan bizi. Bu yüzden bedenlerimiz serindi. Biz bir ağacın çocuklarıydık. Bahçıvan her yıl aynı zamanda annemin şeftalilerini toplayıp sepete koyuyor ve şehre götürüyordu. Orada ağanın evinin kapısını çalıyor, sepeti verip köye dönüyordu. 

Dediğim gibi biz yüz, yüzelli olgun ve sulu şeftaliydik. Benim de tatlı ve leziz suyum vardı. Yumuşak, incecik kabuğum çatlayacak gibiydi. Yanaklarımın kırmızılığını görsen mutlaka çıplak olduğum için utandığımı sanırdın.. İri çekirdeğim yeni bir yaşamı düşlüyordu. Daha iyisini söyleyim, ben yeni bir hayatı düşünüyordum. Çekirdeğim ayrı değildi benden. İlk bakışta görülmek için bahçıvan beni sepetin en üstüne koymuştu; belki de daha iri ve sulu olduğum için. Kendimi övmüyorum burada. Fırsatını bulan her şeftali gelişir, büyür ve olgunlaşır, bol sulu olur. Ama tembellik edip de kurtlara aldanan, onlara derilerine, etlerine, hatta çekirdeklerine kadar girme izni veren şeftaliler gelişemez.

Gelelim konumuza. 

Bahçıvan elinde sepet, bahçeden geçerken birden ayağı kaydı ve düşecek gibi oldu. O sırada sepet şiddetle sarsıldığından ben kayıp yere düştüm. Bahçıvan beni görmedi; çekti gitti. 

Güneş, ışınlarını tüm bahçeye göndermeye başlamıştı. Toprak biraz ılıktı ama güneş çok sıcaktı. Sıcak yavaş yavaş kabuğumdan geçip etime kadar ulaştı. Vücut suyum da ısındı. Sonra sıcaklık çekirdeğime geldi. Bir süre sonra susadığımı hissettim. Annemin yanındayken ne zaman susasam ondan suyumu alırdım. Güneşten dolayı yanaklarım sımsıcak olurdu. Annemden beslenirdim. Yüzüm al al olurdu, ağırlaşırdım. Annem “Güzel kızım, güneşten kaçma. Güneş bizim dostumuz. Toprak bize gıda verir, güneş de onu pişirir. Üstelik sen güneş sayesinde güzelsin. Bak, güneşten kaçınanlar nasıl da güçsüz ve zayıflar. ” derdi.

Evet, evet, sıcağın çekirdeğime kadar gelip beni susattığından söz ediyordum. Bir süre sonra vücut suyum kaynamaya, kabuğum kurumaya ve çatlamaya başladı.

 Tam bu sırada bir ses duydum. İki kişi duvardan içeri atladı ve koşa koşa bana doğru geldi. Ali ile Ömer’di bunlar. Meyve ile karınlarını doyurmaya gelmişlerdi. Diğer köylüler korkudan adımlarını atmazlardı bahçeye ama Ömer ile Ali ayakları çıplak, yırtık pırtık bir pantolonla hep dolaşırlardı bu bahçede. Bahçıvan birkaç kez arkalarından ateş etmiş, yine kaçmayı başarmışlardı. İkisi de yedi sekiz yaşlarındaydı.

Uzun lafın kısası, o gün koşa koşa geldiler, üstümden atlayıp anneme gittiler. Baktım biraz sonra geri dönüyorlar; hem de canları çok sıkılmış bir halde. Konuşmalarından bahçıvana kızdıklarını anladım. Ömer:

– Gördün mü? Bir tane bile şeftali yiyemedik.

Ali:

– Ne yapabilirdik ki? Adam bir ay boyunca elinde tüfek ağacın dibinden kımıldamadı.

Ömer:

– Lanet olası köpek herif! Bir tane bile bırakmamış bize. O sulu olanlarından bir tanesini yemeyi çok isterdim!.. Hatırlıyor musun, geçen yıl ne kadar çok şeftali yemiştik?

Ali:

– Biz insan değil miyiz yani.

Ömer:

– Biliyor musun Ali, ya bu bahçe köyün malı olur ya da bütün ağaçları yakarım.

Ali:

– Birlikte yakalım.

Ömer:

– Yakmazsak şerefsiziz. Çocuklar öyle sinirlenmişti  ki tekme yemekten korktum birden. Ama, yapmadılar. Ben tam karşılarındayken Ömer’in ayağına diken battı. Ömer eğilip dikeni çıkarırken beni gördü. Beni yerden alıp Ali’ye “Bak Ali!” dedi. Çocuklar çok  sevindiler. Beni öyle hemen yemek istemediler. Çok sıcaktım. Soğutup yemelerini istiyordum; o zaman daha çok lezzetli olurdum. Kirli elleri kabuğumu tahriş ediyordu. Ama memnundum halimden. Son zerreme kadar beni lezzetle yiyeceklerini, sonra parmaklarını yalayacaklarını biliyordum. Tadım günlerce, haftalarca damaklarında kalacaktı.

Ali:

– Ömer, yemin ederim hiç böyle iri şeftali görmemiştim.

Ömer:

– Hayır, görmemiştik.

Ali:

– Dere kenarına gidelim. Soğutup yersek daha lezzetli olur.

Beni öyle dikkatle götürdüler ki sanki vücudum incecik bir camdan yapılmıştı da düşüp kırılacak gibiydim. Dere kenarı serin ve gölgeliydi. Dikkatle beni suya bıraktılar. Su buz gibiydi. 

Biraz bekledikten sonra Ömer yavaşça dokundu bana:

– Ellerim dondu. Bence yeme zamanı geldi. Ali de dikkatlice  dokundu bana:

– Evet, buz gibi olmuş.

Sonra sudan çıkardı beni. Dışarı çıkınca dışarıyı sıcacık hissettim. Sandıklarından daha leziz olduğumu göstermek için beni hemen yemelerini istiyordum. Güneşten ve annemden aldığım tüm gıda ve sıcaklığı bu iki köylü çocuğunun bedenine ulaştırmak istiyordum. Çocuklar beni yemeye karar verdiler. Ali beni Ömer’e verdi:

-Isır bir kere.

Ömer bir ısırık aldı ve Ali’ye verdi beni. Sonra başladı yalanmaya. Ali de bir ısırık aldı ve beni verdi Ömer’e. Dediğim gibi tadım damaklarında kaldı. 

Şimdi etlerim ortadan kayboluyordu ama çekirdeğim yeni bir yaşam düşüncesindeydi. Bir dakika sonra şeftali olarak benden geriye hiçbir şey kalmamıştı. Oysa çekirdeğim ne zaman ve nasıl yeşermeye başlayacağını planlıyordu.

Son kez Ömer beni ağzına aldı ve son zerresine kadar etlerimi emdi. Beni ağzından çıkardığında artık şeftali değildim. Sert kabuklu, içinde yeni bir yaşam olan canlı bir çekirdektim. Sadece kabuğumu çatlatıp yeşerecek kadar dinlenmeye ve nemli toprağa ihtiyacım vardı. Çocuklar parmaklarını son defa emip yalandıktan sonra Ömer:

– Şimdi ne yapalım?

Ali:

– Suya girelim.

Ömer:

– Çekirdeğini yemeyelim mi?

Ali:

– Bir planım var. Bırak, kalsın. 

Ömer beni bir ağacının dibine bıraktı. Sonra suya atladı. Birlikte yüzmeye başladılar. “Geç oldu” deyip sudan çıktılar. Sonra beni de ağacın dibinden alıp yola koyuldular. Ömer:

– Eee, onun için bir planın vardı hani.

Ali:

– Güneş gitsin, sana seslenirim. Tepeye çıkar otururuz, orada sana planlarımı söylerim. 

Öğleden sonra Ali beni alıp Ömer’in evine gitti. Ömer’i çağırdı. Sonra birlikte tepeye gittiler.

don’t mix it up with çekirdek. çekirdek means seed

Ömer ile Ali’nin ciltlerinin kabuğumun rengiyle aynı olduğunu farkettim birden. İkisi de güneşte o kadar kalmışlardı ki tenleri bronzlaşmıştı. 

Ömer sabırsızlıkla:

– Eee, planını anlat bakalım.

– Bir şeftali ağacının olmasını ister misin?

– Deli misin, istemezmiyim hiç.

– Gidelim öyleyse.

Ömer:

– Artık planını gizlemen gerekmez. Anladım ben. Şeftali çekirdeğini ekeceğiz.

– Doğru. Çekirdeğimizi bahçenin ucuna ekeriz. Birkaç yıl sonra bizim de bir şeftali ağacımız olur. Neden buraya diktiğimizi anlayacaksın. Tepede, taşların arasında şeftali ağacı büyümez. Ağaç su ister, yumuşak su ister.

– Tamam tamam, bana ders anlatma. Yukarı çıkıp bakayım bir, bahçıvan gelmiş mi?

Bahçıvan henüz şehirden dönmemişti. Ömer ile Ali bahçenin bir köşesinde toprağı kazdılar. Beni açtıkları çukura koydular, üstümü kapatıp gittiler. Karanlık ve nemli toprak beni sardı, vücuduma yapıştı. Ama henüz yeşeremezdim. Yeşermem için biraz vakit geçmeliydi.

Don’t forget to follow me on Instagram: turkishwithturkishcoffee

Also if you liked this story, give my podcast a try, you will like it. My podcast

1 Comment

Yahya · 10 February 2021 at 03:25

This is so helpful thank you so much <3
Keep up the great work

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *